Hicri Takvim Neden Sabit Değil? Toplumsal Dinamikler ve Dönemler Arası Adalet Üzerine Bir Bakış
Bir toplumun zamanı nasıl ölçtüğü, aslında o toplumun dünyaya bakışının bir yansımasıdır. Zaman; sadece günlerin ardışıklığı değil, hafızanın, kimliğin ve değerlerin bir düzenidir. Hicri takvim de bu anlamda yalnızca “ayların kayışıyla” açıklanamayacak kadar derin bir toplumsal ve kültürel dokuya sahiptir. Peki neden sabit değildir? Ve bu değişkenlik toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet kavramlarıyla nasıl kesişir?
Ayın Döngüsüyle Yaşamak: Hicri Takvimin Esnekliği
Hicri takvim, Güneş’e değil, Ay’ın döngüsüne göre belirlenir. Bu yüzden bir Hicri yıl, Miladi yıla göre yaklaşık 10-11 gün daha kısadır. Her yıl Ramazan, Kurban Bayramı veya Muharrem farklı mevsimlerde karşımıza çıkar. Bu durum yüzeyde “sabit olmama” gibi görünse de aslında doğanın döngüsüne, değişime ve çeşitliliğe saygı duyan bir sistemin parçasıdır.
Ay takviminin bu döngüselliği, tıpkı toplumdaki bireylerin değişkenlikleri gibi, esnekliğin adaletle birleştiği bir dengeye işaret eder. Her mevsimin, her coğrafyanın, her toplumsal kesimin bu döngüden nasibini alması — belki de evrensel eşitliğin bir sembolüdür.
Toplumsal Cinsiyetin Zamanla Dansı
Toplumsal cinsiyet rolleri, tarih boyunca zamanın algılanış biçimiyle yakından ilişkilidir. Kadınların zamanı; çoğu zaman duygusal, döngüsel ve empatiyle örülmüş bir süreklilik olarak tanımlanırken, erkeklerin zamanı ise daha doğrusal, çözüm odaklı ve analitik olarak şekillendirilmiştir. Hicri takvim bu ayrımı sorgulamaya davet eder: Zamanın “sabit” olması, gerçekten adalet midir?
Kadınlar için Hicri takvimin döngüsel yapısı, doğa ve duyguyla uyumlu bir varoluşun simgesi olabilir. Empatiyle, sezgisel bir farkındalıkla zamanı anlamlandırmak; toplumsal hafızayı diri tutmanın bir yolu olur. Erkeklerin analitik yaklaşımı ise bu sistemin işleyişini anlamak, düzenlemek ve adaletli kılmak için önem taşır. Her iki bakış açısı birleştiğinde, zamanın değişkenliği bir belirsizlik değil, bir tamamlanma hâline gelir.
Zaman, Çeşitlilik ve Sosyal Adalet
Hicri takvimin sabit olmaması, sabit bir “merkez”in de olmaması anlamına gelir. Bu, aslında çeşitliliğin doğrudan bir kabulüdür. Herkes aynı mevsimde oruç tutmaz, aynı iklimde bayram yapmaz. Bu durum, farklı coğrafyaların ve yaşam koşullarının doğal olarak eşit bir değerde olduğunu hatırlatır.
Sosyal adalet, sabitliği değil, esnekliği içerir. Adaletin özü, herkese aynı davranmak değil; herkesin koşullarını gözeterek adil davranmaktır. Hicri takvim tam da bunu yapar: Zamanı evrensel bir eşitleyiciye dönüştürmez, aksine farklılıkların içindeki adaleti görünür kılar.
Toplumsal Hafıza ve Zamanın Dönüştürücü Gücü
Zamanın sabit olmaması, hatırlamanın da sabit olmaması demektir. Her Ramazan’da, her Aşura’da, her yeni hicri yılda toplumlar yeniden düşünür, yeniden değerlendirir. Bu döngüsellik, toplumsal öğrenmenin sürekliliğini sağlar. Aynı zamanda geçmişe saplanmadan geleceğe dönük bir bakışı da teşvik eder.
Kadınların sezgisel hafızasıyla erkeklerin yapısal analizinin buluştuğu bu alan, toplumun bütünlüğünü kurar. Empatiyle düşünen ve çözüm üreten bireylerin bir arada olduğu bir topluluk, zamanı yalnızca ölçmez; onu dönüştürür.
Birlikte Düşünmeye Davet
Belki de Hicri takvimin sabit olmaması, bize şunu fısıldar: Zamanın akışı, kimliğimizin akışıdır. Her yıl farklı bir mevsimde gelen Ramazan, farklı bir anlam taşır. Belki bazen sıcakta sabırdır, bazen soğukta dayanışma.
Peki sizce de zamanın bu esnekliği, toplumsal adaletin en doğal biçimi değil midir?
Sabit bir takvime sığamayan bu akışta, biz insanlar sabit kalabilir miyiz?
Belki de cevap, zamanın döngüsünde değil; onu nasıl paylaştığımızda saklıdır.