Düdüklü Tencere Kısık Ateşte Mi?
Bazen, hayat tam da düdüklü tencerenin içinde gibi hissediyorum. Hızla kaynayan, her an patlayacakmış gibi bir baskı. Ama sonra, bir anda her şey yavaşlıyor. Düdüklü tencereyi kısık ateşe alıyorsun ve her şeyin sakinleşmesini bekliyorsun. Tıpkı hayatım gibi. Bir an geldi, Kayseri’de küçük bir mutfakta annemle beraber yemek yaparken, bu soruyu kendime sormaya başladım: Düdüklü tencere kısık ateşte mi? Bazen insanın yapması gereken tek şey, doğru ateşi bulmaktır.
Bir Sabah, Bir Tencere
O sabah, uykusuz geçen bir haftanın ardından, mutfakta annemle birlikte olmanın huzurunu hissetmeye başladım. Kayseri’nin o soğuk sabahlarında, evin içi kadar sıcak bir yer yoktur. Havanın soğukluğu, mutfakta kaynayan yemeklerin buharı tarafından unutulurdu. Annem her zamanki gibi düdüklü tencereyi hazırlamıştı, fakat bir şey vardı. Bugün normalden farklıydı. İçimde bir burukluk, bir kaybolmuşluk hissi vardı. Hep bir şeyler yetiştirmeye çalışıyordum, hep bir koşuşturmaca. Ama o an fark ettim, belki de hayatın ne kadar hızlı geçtiğini anlamamın sebebi, sürekli yüksek ateşte yaşamaya çalışmamdı.
Annemin sesi, birden mutfağı doldurdu: “Düdüklü tencereyi kısık ateşe al!”
Evet, birden sormaya başladım: “Düdüklü tencere kısık ateşte mi?” Bunu annemden duymak, beklemenin de bir gereklilik olduğunu bana hatırlattı. Bazen, bir şeyleri hemen elde etmek için o kadar fazla uğraşıyoruz ki, doğru zamanı beklemeyi unuturuz. Annem düdüklü tencerenin sesini duyduğunda, yavaşça ısınmaya başlayan yemeği sessizce izlerken, ben de hayatımın hızla aktığını fark ettim.
Zamanın İyileştirici Gücü
Düdüklü tencere, en hızlı çözümü vaat eden bir mutfak aracıdır, ama içerideki malzemeler ne kadar hızlı pişerse, o kadar da zor sindirilir. O gün annem, biraz kaybolmuş gibi hissettiğimde bana bir şeyler öğretiyordu. O, hayatı kısık ateşte pişirmeyi çok iyi biliyordu. Hızla kaynamaktan daha değerli olan, zamandır. Yavaş yavaş pişen yemekler gibi, hayatın da aceleye getirilmeden, sırasıyla, bir yudum keyif alarak yaşanması gerekirdi.
Annem yemek pişirirken, genellikle hiç acele etmezdi. Hangi malzemenin ne kadar sürede pişmesi gerektiğini bilirdi. O, zamanın içinde kaybolmayı, sabırla geçmesini beklemeyi bilirdi. Bu, çok uzun zamandır unuttuğum bir şeydi. Hep bir yerlere koşuyordum. Bir kariyer peşindeydim, bir ilişkiyi doğru yapmalıydım, sürekli bir şeylere yetişmeye çalışıyordum. Ama o gün, annemin kısık ateşte pişirdiği yemek kadar yavaş ama derin düşüncelerim vardı.
İçimdeki Patlama
Yemek pişerken, dışarıda güneş biraz daha parlamaya başladı. Gözlerim mutfağın penceresinden dışarıyı izliyordu. Havanın soğukluğunda bir umut vardı, ama aynı zamanda içimde bir şeyler patlamak üzereydi. Belki de, kısık ateşte pişen bir yemek gibi, ben de kendi hayatımda bu sabırla beklemeliydim. Ama bazen, beklentilerim çok büyüktü ve zaman bana o kadar uzun geliyordu ki, sabırla beklemek zorlaşıyordu. O yüzden zaman zaman duygularım kaynamaya başlıyordu.
İçimdeki patlamayı engellemeye çalışırken, birden fark ettim ki, bu tencereyi kısık ateşte tutmanın sebebi, pişmeye başladığında her şeyin dengede olmasıydı. O zaman, ne kaygının ne de heyecanın sizi kontrol etmesine izin veremezsiniz. Bu, tıpkı yemek gibi. İlerlemek için değil, doğru zamanda doğru şeyin olması için çaba sarf ediyorsunuz.
Umutla Beklemek
Yemek pişerken, annemle birlikte sessizce sofraya oturduk. O an, belki de en sakin anımdı. Düdüklü tencerenin kapakları arasında geçen birkaç dakika, bana çok şey öğretmişti. Hayat, bazen kaynamaya başlamadan önce olgunlaşmalıydı. Hızla yetişilmeye çalışılan şeylerin yerine, o yavaş ama doğru zamanın gelmesini beklemek önemliydi. O an fark ettim ki, sabırla beklemek, hayatın doğru yönünü bulmak gibiydi. Bazen, ateşin sıcaklığına dikkat etmek, fazla kaynamadan önce, doğru zamanda bir mola vermek, her şeyin daha güzel olmasını sağlıyordu.
Sonuçta, Kısık Ateşte
Yemek piştiğinde, annem sadece bir tabak aldı ve bana doğru uzattı. O tabakta, sabrın, sabahın, yavaş yavaş pişen duyguların yansıması vardı. Bir düdüklü tencereyle bir yemek pişirmek, o kadar basit bir şey gibi görünse de, aslında hayatın ne kadar karmaşık olduğuna dair bir simgeydi. Kısık ateşte pişmek gerekiyordu. Kaynamadan önce, her şeyin dengelenmesi lazımdı. Ve evet, bir düdüklü tencere gerçekten de kısık ateşte pişmeliydi. Aynı benim gibi.
Hayat bir düdüklü tencere gibi, bazen kaynar, bazen kısık ateşte pişer. Ama önemli olan, doğru zamanda doğru ateşi bulmaktır.